Alnımıza Yazılmış Bir Kere PDF Yazdır E-posta
Cuma, 27 Mart 2009
Hava güzel bugünlerde. Üsküp Türk Çarşısı ve çevresinde gezmek hoş oluyor. Havasını solumak çarşının, düşüncelerimde onunla Türkçe konuşmak...
O da ne? Ben buradaki konuşulanları anlamıyorum... Türk Çarşısı Türkçe konuşurdu hani? Kahkaha sesi geliyor... Çarşı gülüyor.  
 
  • Artık moda böyle, ben de modaya uydum, diyor.
  • Moda da ne?
  • Makedonya Türk halkı yapıyor da ben mi yapmayacağım? Kişiye göre milliyet değiştireceksin, dil değiştireceksin.
  • Ama Türkçe...
  • Tarih oldu!, diye cevap veriyor ve gözleri yaşarıyor.
 
Yüzüne bakamıyor, başımı eğiyorum. Hızlı adımlarla Kapan Han’a giriyorum.
 
Müzik sesleri, eğlence. Birşeyler içiyorlar oradaki adamlar. Yok yok atalarımız içtiği kımız değil, alkol herhalde. Çok kötü. Lüks lokantalar da yapılmış, ama han olmaktan, tarihi eser olmaktan çıkmış. Kapıdan dönüyorum. “Ne o beğenmedin mi? Sayende!...” diye sesleniyor Kapan Han. Başımı çevirmiyor, çeviremiyorum.
 
Sulu Han’da kalabalık. Lüks kıyafetli kişiler. Program varmış, sanat galerisi olmuş zaten. Hemen yanında ki çarşı hamamı da, yıllarca güzel Osmanlı hanımlarına ev sahipliği yapmışken şimdi sanat galerisi... 

Kurşunlu Han’a gidiyorum... Umudu her zaman onda bulurdum. Terkedilmişti ama hala öz’dü, kimse ellememişti. 

 “Git işine” diye sesleniyor han bana. Hem de yabancı bir dilde! “Ben enstitüyüm, araştırmam var, zaman harcayamam” diyor. Ardından da: “Beni kendi ellerinizle yabancılara verdiniz, sahip çıkmadınız” diye sitem ediyor. “Benim için savaşmayı bırak, ses bile çıkartamadınız. Hani Türk dediğin geçmişine sahip çıkardı, çıkamadınız... Artık buraya gelme, sana ait değilim” diye de uyarıyor. Başımı öne eğiyorum, ben Han’dan, han benden utanıyor....

Ne kadar üzdüler beni. Kale’ye çıkayım da güzel Üskübü’mü şöyle bir seyredeyim tepeden. O da ne? Her tarafı kazı. Askerler görüyorum, duruyorlar hüzünlü hüzünlü... Osmanlı askeri, alperenler bunlar. Başları eğik, yüzlerinde hüzün. Neyiniz var? diyorum. Susuyorlar... Onlar da bana küskün. Nedir bu haliniz, soruyorum tekrar. “Mezarlarımız ortaya çıktı, farkında bile değilsiniz. Onlar zaten kemiklerimizi toprakla beraber bir tarafa attı, daha derine doğru kazmaya devam ettiler. Ama siz? Biz siz hür yaşayın, Türk’çe yaşayın diye can verdik. Siz ne yaptınız?”  

Yapmayın askerler, etmeyin. Gücüm yok, savaşamıyorum. “Savaşma, yeter ki ses çıkart. İçimizde hiç olmazsa ufak bir sızı diner.” diyor ve uyarıyor: “Belki bir gün kemiklerimizin üzerinden çan sesleri yükselir... hazır olun” Ürperiyorum... İki yüz yıl sonrasını düşünüyorum. Mezarımın üstünde bir bina ve çan sesleri... Korkunç! 

Bundan sonra nereye kaçayım? Köprüden geçip tamamen yabancı olan Üsküb’ün diğer tarafına mı gideyim? Köprüden geçemem. Uzun süreli bir hesabımız var onunla. Borçluyum. Uzun süredir hesap soruyor bana, ismini geri istiyor... Ordan geçsem bile, ondan sonra Burmalı... Offf... Fırtınalar kopuyor... Gitmem lazım buralardan, kaçmam lazım... Yaşam alanımı daraltıyorlar, kaçırıyorlar, başarıyorlar...               

Makedonya Türklerinin alın yazısından uzak kalmaya çalıştım, oyunlara gelmemeye... Ben doğduğu yerde ölemeyen Makedonya Türkleri’nin kaderini değiştirmeye uğraşan nesilim, umutsuz olamam. Atalarım başardı, ben de başaracağım. Göç etmek yok! İstemiyorum. Onlar... onları bırakamam. Toprağım altındakileri...                

Başarabilecek miyim?  Tabii ki başaracağım...  

                Ben başarırsam, ya çocuğum? Belki...

                Torunlarım peki? Göç alnımıza yazılmış bi kere...

 
Sonraki >

Avni Engüllü

 
DEBRE'DE HAREKET VAR!
 
 

Enis Recep

 
Derneklerimiz
 
 

Emel Ramadan

 
Kalu beladan Müslüman'ız!
 
 

Eran Hasip

 
"Yahudi Medya Tekelleri"
 
 

Merita Mustafa

 
Bize de Nevruz gelirmiş
 
 

Kemal Nazim

 
Hayalim Üsküp
 
 

Nuhi Şahin

 
($)Doların Değer Kazanması
 
 

Ferdi Nezir

 
Hoşgörü ve Milliyetçilik
 
 

Semih Sarıca

 
Super Mario vs. Superman
 
 

Muhittin Kahveci

 
KISSADAN HİSSE