|
Hava güzel bugünlerde. Üsküp Türk Çarşısı ve
çevresinde gezmek hoş oluyor. Havasını solumak çarşının, düşüncelerimde onunla
Türkçe konuşmak...
O da ne? Ben buradaki konuşulanları anlamıyorum...
Türk Çarşısı Türkçe konuşurdu hani? Kahkaha sesi geliyor... Çarşı gülüyor.
- Artık moda böyle, ben de modaya uydum, diyor.
- Moda da ne?
- Makedonya Türk halkı yapıyor da ben mi yapmayacağım? Kişiye göre
milliyet değiştireceksin, dil değiştireceksin.
- Ama Türkçe...
- Tarih oldu!, diye cevap veriyor ve gözleri yaşarıyor.
Yüzüne bakamıyor, başımı eğiyorum.
Hızlı adımlarla Kapan Han’a giriyorum.
Müzik sesleri, eğlence. Birşeyler içiyorlar oradaki
adamlar. Yok yok atalarımız içtiği kımız değil, alkol herhalde. Çok kötü. Lüks
lokantalar da yapılmış, ama han olmaktan, tarihi eser olmaktan çıkmış. Kapıdan
dönüyorum. “Ne o beğenmedin mi? Sayende!...” diye sesleniyor Kapan Han. Başımı
çevirmiyor, çeviremiyorum.
Sulu Han’da kalabalık. Lüks kıyafetli kişiler. Program
varmış, sanat galerisi olmuş zaten. Hemen yanında ki çarşı hamamı da, yıllarca
güzel Osmanlı hanımlarına ev sahipliği yapmışken şimdi sanat galerisi...
Kurşunlu Han’a gidiyorum... Umudu her zaman onda
bulurdum. Terkedilmişti ama hala öz’dü, kimse ellememişti.
“Git işine”
diye sesleniyor han bana. Hem de yabancı bir dilde! “Ben enstitüyüm, araştırmam
var, zaman harcayamam” diyor. Ardından da: “Beni kendi ellerinizle yabancılara
verdiniz, sahip çıkmadınız” diye sitem ediyor. “Benim için savaşmayı bırak, ses
bile çıkartamadınız. Hani Türk dediğin geçmişine sahip çıkardı, çıkamadınız... Artık
buraya gelme, sana ait değilim” diye de uyarıyor. Başımı öne eğiyorum, ben
Han’dan, han benden utanıyor....
Ne kadar üzdüler beni. Kale’ye çıkayım da güzel
Üskübü’mü şöyle bir seyredeyim tepeden. O da ne? Her tarafı kazı. Askerler
görüyorum, duruyorlar hüzünlü hüzünlü... Osmanlı askeri, alperenler bunlar.
Başları eğik, yüzlerinde hüzün. Neyiniz var? diyorum. Susuyorlar... Onlar da
bana küskün. Nedir bu haliniz, soruyorum tekrar. “Mezarlarımız ortaya çıktı,
farkında bile değilsiniz. Onlar zaten kemiklerimizi toprakla beraber bir tarafa
attı, daha derine doğru kazmaya devam ettiler. Ama siz? Biz siz hür yaşayın,
Türk’çe yaşayın diye can verdik. Siz ne yaptınız?”
Yapmayın askerler, etmeyin. Gücüm yok, savaşamıyorum.
“Savaşma, yeter ki ses çıkart. İçimizde hiç olmazsa ufak bir sızı diner.” diyor
ve uyarıyor: “Belki bir gün kemiklerimizin üzerinden çan sesleri yükselir... hazır
olun” Ürperiyorum... İki yüz yıl sonrasını düşünüyorum. Mezarımın üstünde bir
bina ve çan sesleri... Korkunç!
Bundan sonra nereye kaçayım? Köprüden geçip tamamen
yabancı olan Üsküb’ün diğer tarafına mı gideyim? Köprüden geçemem. Uzun süreli
bir hesabımız var onunla. Borçluyum. Uzun süredir hesap soruyor bana, ismini
geri istiyor... Ordan geçsem bile, ondan sonra Burmalı... Offf... Fırtınalar
kopuyor... Gitmem lazım buralardan, kaçmam lazım... Yaşam alanımı
daraltıyorlar, kaçırıyorlar, başarıyorlar...
Makedonya Türklerinin alın yazısından uzak kalmaya çalıştım,
oyunlara gelmemeye... Ben doğduğu yerde ölemeyen Makedonya Türkleri’nin kaderini
değiştirmeye uğraşan nesilim, umutsuz olamam. Atalarım başardı, ben de
başaracağım. Göç etmek yok! İstemiyorum. Onlar... onları bırakamam. Toprağım
altındakileri...
Başarabilecek miyim? Tabii ki başaracağım...
Ben
başarırsam, ya çocuğum? Belki...
Torunlarım
peki? Göç alnımıza yazılmış bi kere...
|