Tarih Neden Önemli ve Nasıl Öğrenilmeli? PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 17 Eylül 2009
Güner ŞABAN

 

Hiç düşündünüz mü, tarih neden önemlidir diye? Çünkü tarihi bilgiler, bugün ve gelecek hakkında daha iyi bilgiye ve öngörüye sahip olmamız için, “olmazsa olmaz” öneme sahiptir. Çünkü “tarih” toplumsal bilimlerin laboratuarıdır. Çünkü biz, bir yandan dünü göz önüne alarak, bugünü anlayabilmek için ve bu sayede yarını denetleyebilmek için “tarih” okuyoruz; diğer yandan siyaset biliminden yoksun tarih meyvesiz, tarihten yoksun siyaset bilimi de köksüzdür. İşte bu yüzden, tarihi öğrenmek çok önemlidir. İşte bu yüzden, her türlü toplumsal bilimlerin eğitimi için, önce “tarih okutulması” gerekir!

İnsanlar tarihe neden yanlış bakar? Çünkü İnsanlar tarihi, genellikle sahip oldukları ideolojilere göre bakarlar, olay ve olguları genel tarih ve dünya bağlamı dışında, soyut biçimde incelerler ve “geçmişi”, bugünkü kavramlarla ve terimlerle irdeleyerek değerlendirmektedirler.[1] Tarihçilerin büyük bir çoğunluğu olaylara, gördükleri eğitime ve ait oldukları gruba göre değerlendirerek objektif olamıyorlar. Günümüzde tarihi objektif bir şekilde bakabilenler, Tarihçiler, maalesef çok azdır. Bunlarda bir grubun temsilcisi olmadığı için ortalıkta pek görülmezler. Biz Türkler okumayı ve yazmayı sevmiyoruz, fakat konuşmayı ve övünmeyi çok seviyoruz! Bazen tarihte 17 devlet kurmakla, bazen Viyana kapılarına dayanmakla, bazen de Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin torunları olmakla övünürüz. Bunlar doğru, evet övünebileceğimiz bir tarihi geçmişe sahibiz. Ancak, diğer yandan 17 devlet kuran da biz, 16’sını da yönetemeyip de yıkan da biziz… Osmanlı padişahlarının İstanbul fethine kadar saray inşa etmediklerini de bileceksiniz, yıkılış döneminde bol bol saray yaptıklarını da… Bazı Şeyhülislamların padişahın halline fetva verebilecek kadar sınırsız yetkilere sahip olduğunu da bileceksiniz, bazılarının da asıldığını da… Çanakkale zaferini kazandığımızı da bileceksiniz, Sina’da yenildiğimizi de… Osmanlı hazinesinin ağzına kadar dolduğunu da bileceksiniz, Galata bankerlerinden zorla borç alındığını da… Hıristiyan ve Musevi azınlıklara zaman zaman aşırıya kaçan seviyede müsamaha gösterildiğini de bileceksiniz, zaman zaman değişik kıyafetler giyme mecburiyeti getirildiğini de… Anlayacağınız “Tarih” tek yüzlü madalyon değildir. Bir öteki yüzü de vardır. Ayrıca, dünyanın o devirde yaşadığı şartları da dikkate almak lazım. Tek boyutlu tarih tezleri insanı yanlışa sürükler. Mesela, bir taraf Osmanlı tarihinin yalnızca başarıları ile ilgilenir ve bunlarla övünürken, Cumhuriyet tarihinin sadece yanlışlarıyla, hatalarıyla ilgilenir. Diğer taraf ise, Osmanlı tarihinin menfi yüzüne bakıyor, Cumhuriyet tarihinin de sadece müspet yüzüne… Tabiatıyla iki kesim arasından bitmez-tükenmez tartışmalar çıkıyor ve siyasi zeminlerde siyaset malzemesi yapılmasıyla bilgi ve belge ihtiyacını ortadan kaldırarak iş “kör dövüşüne” dönüşüyor. Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi ile kavga ettiriliyor. Oysa, cumhuriyet tarihini Osmanlı tarihi ile kavga ettirmenin “ortak geçmişimize” haksızlık olduğunu, “ortak geleceğimizin” bu kavgadan çok şey kaybettiğini düşünüyorum. Aslında böyle bir kavganın bilimsel boyutu yoktur. Zira milletlerin tarihi bir süreç içinde gelişir. Devletler isim ve rejim değiştirseler de bu sürecin parçalarıdır. Bu anlamda Osmanlı devleti Selçuklu Devletin devamı, Cumhuriyet Türkiye’si ise, her ikisinin devamıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye’yi kuran aynı millet olduğuna göre, bu devletlerin tarihine kavga ettirmek, “aynı milleti kendi kendisiyle kavga ettirmek” demektir. Çünkü Selçuklu-Osmanlı-ve Cumhuriyet devletlerinin tarihi –tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle bizim bir parçamızdır.[2] Dolayısıyla, “Türk tarihi” üzerindeki tartışmalar, madalyonun bir tek yüzünü bakanla, diğer yüzünü bakan arasındaki “kısır ideolojik çekişmeden” ibarettir. Balkan devletlerin ulusal tarihlerinde ve okullarında okutulan tarih kitaplarında, genel itibariyle tarihin her ikiyüzlü madalyonuna bakılmadan, çocuklara “tarihi gerçeklerden uzak” bir tarih anlatılıyor. Türkler ortak düşman ilan edilmekle birlikte, çok kötü bir şekilde anlatılmakta, aşağılanmakta, kötülenmekte, hatta gençlere nefret ettirilmektedir. Oysa, Türk tarihinde hiçbir milleti aşağılayacak, kötüleyecek ve nefreti doğurabilecek küçük bir söz dahi bulamazsınız! Türk tarihi diğer milletleri kötülemek üzerine odaklanmış değildir, sadece kendi kendisiyle (Osmanlıcı-Cumhuriyetçi, laik-anti laik, sağ-sol gibi kutuplaşmalardan doğan ideolojik farklı görüşlerle) çatışmaktadır. Çünkü modern Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Atatürk’ün “Yurtta Barış Dünya’da Barış” politikası esas alınarak, öğrencilerde “Barış, Dostluk ve Hoşgörü” anlayışında bir tarih eğitimi verilmektedir. Oysa, son 200 yılda Osmanlı Devletinin sivil nüfusunun dörtte biri Balkanlar ve Kafkaslarda meydana gelen etnik ve dini soykırım ile bunların doğal sonucu göçler sebebiyle yok olmuştur. Bu yaklaşık olarak 5 MILYON INSANDIR. Sadece 1912–1926 arasında yani 14 senelik bir zamanda, Balkanlardan yapılan göç sırasında 632 bin insanimiz kayıp olmuştur. Bu sayıya asker ve devlet görevlileri dâhil değildir. Bu kayıpların tümünün, katledildiği, açlık ve hastalıklara kurban gittiği kesindir.  Sonuçta, Balkanlardaki Müslüman nüfusun yüzde 35’i sürülmüş, yüzde 27’si katledilmiştir.[3] Tüm bu katliamlara ve zulümlere rağmen Türkler, Balkanlar’da kaybettikleri insanlar için ağıt yakmadığı için o trajediler hiçbir zaman dünyanın gündemine gelmedi. Çünkü modern Türkiye Cumhuriyeti kurulunca, yeni nesilleri nefret duygusuyla beslememek için, bunları dünyada büyük olay yapmamıştır.[4] Diğer yandan Balkan ulus-devletleri suçlu olmalarına rağmen, ulusal tarihlerinde Osmanlıyı tarihte yaşanmayan olaylarla suçlayarak yargılamaya devam etmektedirler ve Türklerin yaptığının tam aksini yapmaktadırlar. Balkan ülkelerinin asılsız ve gerçekten uzak tarihlerindeki “Türk düşmanlığını”, sadece Hıristiyan toplumlarda değil (Sırplar, Karadağlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Makedonlar..), aynı zamanda Müslüman olan Arnavutların (Arapların da) milli tarihlerinde de görebilirsiniz. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altında 500 yıldan fazla barış ve huzur içinde yaşayan bu milletler, kendi ulus-devletlerini kurabilmek için meşruiyete ya da halklarının desteğine ihtiyaçları vardı. Halklarının desteğini de, (yakın geçmiş tarihi) Osmanlıyı, dolayısıyla Türkleri kötüleyen ve düşman gören bir ulusal tarih oluşturarak sağlamışlardır. Günümüzde, AB’nin baskılarıyla ortak tarihin yazılması konuşulsa da ve ulusal tarihlerinde olumlu yönde bazı gelişmeler olsa da, maalesef hala öğrencilere gerçeklerden çok uzak bir tarih eğitimi verilmektedir. Mesela, ortak tarihsel geçmişimizi incelediğimizde, Arnavutlar Osmanlıya çok sadık olduğunu görüyoruz. Ayrılıkçı hareketlerin başlayabilmesi için, “Katolik Arnavutlar” Avrupa ülkelerinin desteğiyle “Biz Müslüman olabiliriz; ama neden biz Müslümanlığımızı kendi Arnavutluk devletinde yaşamayalım” sözlerini “Müslüman Arnavut halkına” söyleyerek onları kışkırtmış ve Osmanlı’ya karşı isyan etmelerini sağlamışlardır. Bu politikanın benzerini, ilk “Arap Milliyetçiliğini” ortaya çıkaran ve yayan “Hıristiyan Araplar” da yapmıştır. Sonunda bu bölgelerde 600 yıllık “Osmanlı barışı” sona ermiş ve bitmek bilmez etnik savaşların sonucunda, Bal-kan’ların “kanı” akmış; katliamlar, göç, gözyaşı hiç dinmemiştir. Balkanlar, “Barut fıçısı ya da kaynayan kazan” haline gelmiştir.

Son olarak, göreceli bir kavram olan tarihi farklı kaynaklardan yararlanarak (tez ve antitezin sentezi oluşturacağını göz önüne alarak) objektif olarak incelemeye ne dersiniz? Yoksa, tarihin kendisi sübjektif midir? Evet, tarihi yazan insan olduğuna göre, insanın değerlendirdiği her şey sübjektiftir! Bir tarihçi yazdıklarını belgelere dayandırıyorsa ve diğer kaynaklar bunu doğruluyorsa, o zaman objektiflikten söz edilebilir. Buna rağmen, “gerçek/doğru tarihin öğrenilmesi” bir taraftan tarihi yazan tarihçinin, tarihi olaya nasıl baktığına, nasıl anlamak ve anlatmak istediğine ve gerçeğin ayrıntıda saklı olduğunu göz önüne alarak, tüm bu farklı kaynakları inceleyip incelemediğine ve objektif olmaya ne kadar önem verip vermediğine bağlı olmakla, diğer yandan bizim de tüm bu farklı kaynakları ne kadar okuyup araştırma yaptığımıza da bağlı olduğunu unutmamamız gerekir.



[1] Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, İstanbul, 10. Basım, Remzi Kitabevi, 2006, s.12–16.

[2] Yavuz Bahadıroğlu, Biz Osmanlıyız, İstanbul, Nesil Yayınları, 2006, s. 191–194.

[3] H.Yıldırım AGANOĞLU, Osmanlıdan Cumhuriyete Balkanların Makus Talihi GÖÇ, İstanbul 2001, s.17-18

[4] Ertuğrul Özkök, “Hep biz mi Özür dileyeceğiz”, Hürriyet, (Çevrimiçi),

 

 
< Önceki   Sonraki >

Avni Engüllü

 
DEBRE'DE HAREKET VAR!
 
 

Enis Recep

 
Derneklerimiz
 
 

Emel Ramadan

 
Kalu beladan Müslüman'ız!
 
 

Eran Hasip

 
"Yahudi Medya Tekelleri"
 
 

Merita Mustafa

 
Bize de Nevruz gelirmiş
 
 

Kemal Nazim

 
Hayalim Üsküp
 
 

Nuhi Şahin

 
($)Doların Değer Kazanması
 
 

Ferdi Nezir

 
Hoşgörü ve Milliyetçilik
 
 

Semih Sarıca

 
Super Mario vs. Superman
 
 

Muhittin Kahveci

 
KISSADAN HİSSE