|
Güner
ŞABAN
Hiç
düşündünüz mü, tarih neden önemlidir diye? Çünkü tarihi
bilgiler, bugün ve gelecek hakkında daha iyi bilgiye ve öngörüye sahip olmamız
için, “olmazsa olmaz” öneme sahiptir. Çünkü “tarih” toplumsal bilimlerin laboratuarıdır.
Çünkü biz, bir yandan dünü göz önüne alarak, bugünü anlayabilmek için ve bu
sayede yarını denetleyebilmek için “tarih” okuyoruz; diğer yandan siyaset biliminden
yoksun tarih meyvesiz, tarihten yoksun siyaset bilimi de köksüzdür. İşte bu yüzden,
tarihi öğrenmek çok önemlidir. İşte bu yüzden, her türlü toplumsal bilimlerin
eğitimi için, önce “tarih okutulması” gerekir!
İnsanlar
tarihe neden yanlış bakar? Çünkü İnsanlar tarihi, genellikle sahip oldukları
ideolojilere göre bakarlar, olay ve olguları genel tarih ve dünya bağlamı
dışında, soyut biçimde incelerler ve “geçmişi”, bugünkü kavramlarla ve
terimlerle irdeleyerek değerlendirmektedirler.
Tarihçilerin büyük bir çoğunluğu olaylara, gördükleri eğitime ve ait oldukları
gruba göre değerlendirerek objektif olamıyorlar. Günümüzde tarihi objektif bir
şekilde bakabilenler, Tarihçiler, maalesef çok azdır. Bunlarda bir grubun
temsilcisi olmadığı için ortalıkta pek görülmezler. Biz Türkler okumayı ve
yazmayı sevmiyoruz, fakat konuşmayı ve övünmeyi çok seviyoruz! Bazen tarihte 17
devlet kurmakla, bazen Viyana kapılarına dayanmakla, bazen de Fatih’in,
Yavuz’un, Kanuni’nin torunları olmakla övünürüz. Bunlar doğru, evet
övünebileceğimiz bir tarihi geçmişe sahibiz. Ancak, diğer yandan 17 devlet
kuran da biz, 16’sını da yönetemeyip de yıkan da biziz… Osmanlı padişahlarının
İstanbul fethine kadar saray inşa etmediklerini de bileceksiniz, yıkılış
döneminde bol bol saray yaptıklarını da… Bazı Şeyhülislamların padişahın
halline fetva verebilecek kadar sınırsız yetkilere sahip olduğunu da
bileceksiniz, bazılarının da asıldığını da… Çanakkale zaferini kazandığımızı da
bileceksiniz, Sina’da yenildiğimizi de… Osmanlı hazinesinin ağzına kadar
dolduğunu da bileceksiniz, Galata bankerlerinden zorla borç alındığını da… Hıristiyan
ve Musevi azınlıklara zaman zaman aşırıya kaçan seviyede müsamaha
gösterildiğini de bileceksiniz, zaman zaman değişik kıyafetler giyme
mecburiyeti getirildiğini de…
Anlayacağınız “Tarih” tek yüzlü madalyon değildir. Bir öteki yüzü de vardır.
Ayrıca, dünyanın o devirde yaşadığı şartları da dikkate almak lazım. Tek
boyutlu tarih tezleri insanı yanlışa sürükler. Mesela, bir taraf Osmanlı
tarihinin yalnızca başarıları ile ilgilenir ve bunlarla övünürken, Cumhuriyet
tarihinin sadece yanlışlarıyla, hatalarıyla ilgilenir. Diğer taraf ise, Osmanlı
tarihinin menfi yüzüne bakıyor, Cumhuriyet tarihinin de sadece müspet yüzüne…
Tabiatıyla iki kesim arasından bitmez-tükenmez tartışmalar çıkıyor ve siyasi
zeminlerde siyaset malzemesi yapılmasıyla bilgi ve belge ihtiyacını ortadan
kaldırarak iş “kör dövüşüne” dönüşüyor. Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi ile
kavga ettiriliyor. Oysa, cumhuriyet tarihini Osmanlı tarihi ile kavga
ettirmenin “ortak geçmişimize” haksızlık
olduğunu, “ortak geleceğimizin” bu
kavgadan çok şey kaybettiğini düşünüyorum. Aslında böyle bir kavganın bilimsel
boyutu yoktur. Zira milletlerin tarihi
bir süreç içinde gelişir. Devletler isim ve rejim değiştirseler de bu
sürecin parçalarıdır. Bu anlamda Osmanlı devleti Selçuklu Devletin devamı,
Cumhuriyet Türkiye’si ise, her ikisinin devamıdır. Selçuklu, Osmanlı ve
Türkiye’yi kuran aynı millet olduğuna göre, bu devletlerin tarihine kavga
ettirmek, “aynı milleti kendi kendisiyle
kavga ettirmek” demektir. Çünkü Selçuklu-Osmanlı-ve Cumhuriyet
devletlerinin tarihi –tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle bizim bir parçamızdır.
Dolayısıyla, “Türk tarihi” üzerindeki
tartışmalar, madalyonun bir tek yüzünü bakanla, diğer yüzünü bakan arasındaki “kısır ideolojik çekişmeden” ibarettir. Balkan
devletlerin ulusal tarihlerinde ve okullarında okutulan tarih kitaplarında,
genel itibariyle tarihin her ikiyüzlü madalyonuna bakılmadan, çocuklara “tarihi gerçeklerden uzak” bir tarih
anlatılıyor. Türkler ortak düşman ilan edilmekle birlikte, çok kötü bir şekilde
anlatılmakta, aşağılanmakta, kötülenmekte, hatta gençlere nefret
ettirilmektedir. Oysa, Türk tarihinde hiçbir milleti aşağılayacak, kötüleyecek
ve nefreti doğurabilecek küçük bir söz dahi bulamazsınız! Türk tarihi diğer
milletleri kötülemek üzerine odaklanmış değildir, sadece kendi kendisiyle
(Osmanlıcı-Cumhuriyetçi, laik-anti laik, sağ-sol gibi kutuplaşmalardan doğan
ideolojik farklı görüşlerle) çatışmaktadır. Çünkü
modern Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Atatürk’ün “Yurtta Barış Dünya’da Barış” politikası esas alınarak, öğrencilerde
“Barış, Dostluk ve Hoşgörü” anlayışında
bir tarih eğitimi verilmektedir. Oysa, son 200 yılda Osmanlı Devletinin
sivil nüfusunun dörtte biri Balkanlar ve Kafkaslarda meydana gelen etnik ve
dini soykırım ile bunların doğal sonucu göçler sebebiyle yok olmuştur. Bu
yaklaşık olarak 5 MILYON INSANDIR. Sadece 1912–1926 arasında yani 14 senelik
bir zamanda, Balkanlardan yapılan göç sırasında 632 bin insanimiz kayıp
olmuştur. Bu sayıya asker ve devlet görevlileri dâhil değildir. Bu kayıpların
tümünün, katledildiği, açlık ve hastalıklara kurban gittiği kesindir. Sonuçta, Balkanlardaki Müslüman nüfusun yüzde
35’i sürülmüş, yüzde 27’si katledilmiştir.
Tüm bu katliamlara ve zulümlere rağmen Türkler, Balkanlar’da
kaybettikleri insanlar için ağıt yakmadığı için o trajediler hiçbir zaman
dünyanın gündemine gelmedi. Çünkü modern Türkiye Cumhuriyeti kurulunca, yeni
nesilleri nefret duygusuyla beslememek için, bunları dünyada büyük olay
yapmamıştır. Diğer yandan Balkan ulus-devletleri suçlu
olmalarına rağmen, ulusal tarihlerinde Osmanlıyı tarihte yaşanmayan olaylarla suçlayarak
yargılamaya devam etmektedirler ve Türklerin yaptığının tam aksini yapmaktadırlar.
Balkan ülkelerinin asılsız ve gerçekten uzak tarihlerindeki “Türk düşmanlığını”, sadece Hıristiyan
toplumlarda değil (Sırplar, Karadağlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Makedonlar..),
aynı zamanda Müslüman olan Arnavutların (Arapların da) milli tarihlerinde de
görebilirsiniz. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altında 500 yıldan fazla barış
ve huzur içinde yaşayan bu milletler, kendi ulus-devletlerini kurabilmek için meşruiyete
ya da halklarının desteğine ihtiyaçları vardı. Halklarının desteğini de, (yakın
geçmiş tarihi) Osmanlıyı, dolayısıyla Türkleri kötüleyen ve düşman gören bir ulusal
tarih oluşturarak sağlamışlardır. Günümüzde, AB’nin baskılarıyla ortak tarihin
yazılması konuşulsa da ve ulusal tarihlerinde olumlu yönde bazı gelişmeler olsa
da, maalesef hala öğrencilere gerçeklerden çok uzak bir tarih eğitimi verilmektedir.
Mesela, ortak tarihsel geçmişimizi incelediğimizde, Arnavutlar Osmanlıya çok
sadık olduğunu görüyoruz. Ayrılıkçı hareketlerin başlayabilmesi için, “Katolik Arnavutlar” Avrupa ülkelerinin
desteğiyle “Biz Müslüman olabiliriz; ama
neden biz Müslümanlığımızı kendi Arnavutluk devletinde yaşamayalım” sözlerini
“Müslüman Arnavut halkına” söyleyerek
onları kışkırtmış ve Osmanlı’ya karşı isyan etmelerini sağlamışlardır. Bu
politikanın benzerini, ilk “Arap
Milliyetçiliğini” ortaya çıkaran ve yayan “Hıristiyan Araplar” da yapmıştır. Sonunda bu bölgelerde 600 yıllık
“Osmanlı barışı” sona ermiş ve bitmek
bilmez etnik savaşların sonucunda, Bal-kan’ların “kanı” akmış; katliamlar, göç, gözyaşı hiç dinmemiştir. Balkanlar, “Barut fıçısı ya da kaynayan kazan” haline
gelmiştir.
Son
olarak, göreceli bir kavram olan tarihi farklı kaynaklardan yararlanarak (tez
ve antitezin sentezi oluşturacağını göz önüne alarak) objektif olarak
incelemeye ne dersiniz? Yoksa, tarihin kendisi sübjektif midir? Evet, tarihi
yazan insan olduğuna göre, insanın değerlendirdiği her şey sübjektiftir! Bir tarihçi yazdıklarını belgelere dayandırıyorsa
ve diğer kaynaklar bunu doğruluyorsa, o zaman objektiflikten söz edilebilir.
Buna rağmen, “gerçek/doğru tarihin öğrenilmesi” bir taraftan tarihi yazan tarihçinin,
tarihi olaya nasıl baktığına, nasıl anlamak ve anlatmak istediğine ve gerçeğin
ayrıntıda saklı olduğunu göz önüne alarak, tüm bu farklı kaynakları inceleyip
incelemediğine ve objektif olmaya ne kadar önem verip vermediğine bağlı
olmakla, diğer yandan bizim de tüm bu farklı kaynakları ne kadar okuyup araştırma
yaptığımıza da bağlı olduğunu unutmamamız gerekir.
|