|
Avni Engüllü
Uzun bir dönemden beri Debre Türkçe eğitimiyle uğraştığımdan
resmen o konu beni kendine bağladı. Bunu sonucu olarak Türkçe eğitiminden bir hikâye
ile başlayayım!
İlk okula kaydımı yaptırdığımda, okulumun adı “Yeni Hayat”tı. Bugün
bu okulu kimse anmıyor. O okuldan, bu okuldan bahsederler. ”Yeni Hayat”ı
anmazlar. Benden başka kimsenin andığını duymadım. O okulu bilmedikleri için
anmazlar. Bilseydiler anardılar! Oysa bana gelsinler o okuldan karnemi
görsünler!
“Yeni Hayat” derken, başka bir şey hatırıma geldi. 1967 yılında
Gostivar’ın Y. Bansa köyünde öğretmendim. Görüyorum şimdi çoğu Banitsa diyor
oraya. Oysa köyün adı Türkçedir. “Banmak” mastarından türeyerek gelen bir
kelimedir. Orada çalışırken Bansa diyenlere rastladım… Daha yaşlılar öyle
derdi. Anmak istediğim o değildir!
Y. Bansa köyünün okulu köyün çıkışındaydı. Ben o okulda
kalıyordum. Barındığım yer, okulun derslikleri altında bodrumda sağdaki odadaydı.
Solda, ailesiyle başka bir öğretmen vardı. Eşi Boşnak’tı. Ancak adamın adını
unuttum. O zaman adı “Petre Yovanovski” olan, şimdiki adıyla “Mustafa Kemal Atatürk”
İlköğretim Okulunun bugün de ek birimidir. Okulun giriş kapısının üstünde bir
tabela vardı. Tabelada okulun adı yazılıydı: “Yeni Hayat”… Şimdi ne yazar bilmiyorum…
Ancak benim sınıf 1-e başladığım Üsküp’teki okulla, Y. Bansa’da 1. sınıf’ın
öğretmenliğini yaptığım okulun adları aynıydı. Ne güzel rastlantı değil mi? Güzel
ve anlamlı bir yaşantı! Buna paralel olarak A. Bansalı rahmetli Azem öğretmen (Azem
Apo) (Apo – o yörede amca anlamına gelir) emekli olduğundan 4. sınıfın
öğretmenliğini aynı maaşa üstlenmiştim. Sadece bende değil, herkeste fedakârlık
denen bir duygu vardı. GM Net sayfasının editörü Esfer Ali’nin babası öğretmen Abdülselam
Ali’yle dostluğumuz Üsküp öğretmen okulundan hala devam ediyor. O fedakârlık
onda da vardı. 2. ve 3. sınıflarda o da o duyguyla çalışırdı!
Buradan bir biçimde Y. Bansalı bir Üsküplü sayılırım… Bir fırsatta
boşuna demedim: Biz nereli olursak olalım, hepimiz Makedonya Türküyüz!
Sınıf 1 ve 2-de öğretmenim Macide Mustafa, 2. sınıfın yaz
tatilinde okumak için, bize altı kitap başlığı yazdırdı. Olay, Üsküp’te
Türklerin göçlerinin en yoğun olduğu yıllardaydı. Üçüncüye başladığımızda onun
Türkiye’ye göç ettiğini öğrendik. M. Mustafa şimdi sağsa, 80 kusur yaşlarında
olmalıdır… İstanbul’da Üsküdar’da
oturmalıdır. Orada Kırçova’lı biriyle evliydi… 1967 de Türkiye’ye ilk
gittiğimde, Üsküp’te bir akrabasından adresini alıp, o zaman Sirkeci
Postanesi’nde çalışan öğretmenimle görüşmem ilk görevim oldu. Aradan yıllar
geçtiği halde beni görünce şaşırdı. “Aaa, Avni sen misin?” dedi. Hemen tanıdı!
Kendisi, yirmi yaşlarında öğretmen okulunu bitiren ve öğretmenliğe bizimle
başlayan biriydi. Anlaşılan, hatıralarında
hep öğrencileriyle yaşıyordu o! Onu sima olarak, kişilik olara Debre Türk
eğitimine hizmetleriyle bilinen Rezzan öğretmene benziyordu.
Sınıf 3-e geçen ve öğretmensiz kalan bizleri topladılar.
Birilerimizi Rufiye öğretmene, birilerimizi Ali efendiye verip, böldüler
bölüştürdüler. Şimdi Makedonya Türklerinin üçe bölündükleri gibi bir hale
geldik!
Arkadaşlar üç ayrı sınıfa dağıldık. Bizim sınıftan eser kalmadı.
Bir süre arkadaşlarla teneffüslerde buluşuyorduk. Sonra yeni sınıflarda ki
arkadaşlarla kaynaştık. Çok geçmeden birbirimizi unuttuk.
Yazda okumamız gereken kitaplara döneyim. Onlar aslında Türkçe
dersinden yardımcı kitaplardı. Bizim “lektür” kitaplarına o zaman “yardımcı
kitaplar” derdik. Hemen aklıma gelen ne oldu biliyor musunuz? “Lektür"
bizim söz değildir! Bizde bir atasözü vardır: “Yabancının ipiyle kuyuya
inilmez!” Oysa biz bugün dahi bu sözü hala anlamış değiliz. Bu partilerimizin
halinden de belli! Ama bunu anlayan yok!
Öğretmenimiz M. Mustafa’nın bize yazdırdığı kitaplar listesinden
sadece bir tanesini bulabildim. Belli ki, yardımcı kitaplar sorunumuz o
zamandan devam eden bir konudur. Partilerin saptadıkları gibi çoğulcu sistem o
sorunumuzu, eski sistemden almıştır! 1956 yılında sınıf 2-yi bitirdim. Şu anda
yıl: 2009’un sonudur. Bu açıdan bakıldığında, eğitimde bir arpa boyu yol
almadığımız gerçeğiyle karşılaşmaktayız.
Dokuz şanslı öğrenciden biri bendim. Rahmetli annem Grim
Kardeş’lerden “Bremen Mızıkacıları” kitabının Türkçesini bulabilmişti.
Kitapta üç hikâye vardı. Onlardan biri de “Bremen
Mızıkacıları”ydı.
Kısadan hikâyenin konusunu anlatayım:
“Yaşlanan eşek, bir şey yapamayacak hale gelen köpek, artık evde
fare yakalayamaz olan kedi ve sesi çıkamaz duruma düşen horozu ev sahipleri
sokağa atmışlar. Bunlar o yaşlı ve takatsiz halde birleşirler. Yola çıkıp, nasiplerini aramaya koyulurlar. Bir süre
yürüdükten sonra, uzaktan bir ışık görüp onun yanına yaklaşırlar. Orada bir ev
varmış. Evin içinde ne var, ne yok diye öğrenmek için, kalan kuvvetleriyle
birbirinin sırtlarına çıkmışlar. En altta kalan eşek olmuş. Eşeğin üstüne köpek,
köpeğin üstüne kedi, kedinin üstüne horoz çıkıp, yukarıdaki pencereye yetişerek,
üç arkadaşının yardımıyla horoz, ışığın geldiği evde bir grup hırsızın olduğunu
görür. Arkadaşlarına durumu anlatır. O halde ortak bir karar üzere, kalan
kuvvetleriyle ses çıkarmaya başlamışlar. Bu tuhaf sesleri işiten hırsızlar,
korkarak evden kaçmışlar. Dört yaşlı dost eve sığınıp, hırsızlardan kalan
yemeklerle karınlarını doyurmuşlar. Kendilerine sığınacak yer bulmuşlar.”
M. Mustafa’nın o kitabı okutmak istemesindeki gaye, “bir olmaktan,
kuvvetin doğduğunu” bize öğretmekti.
Şimdi sorum geliyor: Makedonyalı Türkler olarak, biz Macide
öğretmenin dersini öğrendik mi? Siz nereden öğrenesiniz? O sadece bizim sınıfın
öğretmeniydi.
Makedonya Türklerinin içinde bulundukları durumu değerlendirdikçe,
bizden çoğumuzun bu hikâyeyi okumadıkları anlaşılmaktadır. Belki okumuşlardır,
ama oradan verilen mesajı almış değillerdir! Debre’de eğitim konusundaki
gelişmeler bize kuvvetli birer örnektir!
Konumu uzatmadan daha eskilere döneyim.
1990 sonrası çok partili sisteme geçişte, Makedonya Türklerinin "Yücel"den
sonra siyasi teşkilatlanmalarını Türk Demokratik Birliği ile yaşadık.
Türk Demokratik Birliği, diyelim ikinci yılında yaşlandığından,
onu Türk Demokratik Partisi’ne dönüştürdük… Şimdi orası başka mesele… Ayrı bir
dava… Dönüştürüldü mü, dönüştürdük mü? Orası matematikte kullanılan “x” olarak açık
kalsın. Bu konu şimdilik bir bilinmeyenli denklem olarak dursun. Zamanı
gelince, bir bilinmeyenli denklem kolay çözülür!
TDB’ nin devamını oluşturan patinin web sitesini açarsanız bu
dönem karanlıktır. Anılır anlatılmaz!
Kurucu kurultayına Makedonya’dan seçilen 208 delegeden 202’si
birliğin partiye dönüşmesine “evet” oyu kullandı. Makedonya’da 6 aylık çalışmam
semeresini verdi.
Parti başkanı adayı tekti. Aday da kurultayda açık oylamayla kabul
edilecekti. Plan öyle çizilmişti. Nedir ki, kurultayda ilk ara verildiğinde, kurultayın
yapıldığı Türk-Arnavut Tiyatrosunun salonunun sağ tarafında aday olmayı kabul
eden şahıs yanıma yaklaştı. Aday olmaktan vazgeçtiğini söyledi. Sebebini
sorduğumda fakülteli bir aydınımıza yakışmayacak sebepler ileri sürdü. Yüzü al pancar
oldu. Bir taraftan ciddi korkutulduğu belliydi. Nereden korkutulduğunu yüzüne
söyledim. Çünkü kimin bunu ve ne için yapabileceğini tahmin ediyordum. Bir
olgunun beklentisi içindeydim. Her an vuruşun gelmesini bekliyordum. Vuruş
geldi. Hem de ağır oldu. Birileri TDP’yi kendine çekmek gayretindeydi. Onlar
kurultaya katılan delegeler içindeydi. Adlarıyla sanlarıyla bildiğim iki
kişiydi. Bir tarafın kuklalarıydı! Kimlerin olduğunu da biliyordum. Adaysız
kalmak beni tedirgin etti. Ama kimseye bir şey belirtmeden kurultaya devam
ettim.
TDB’nin TDP’ye (Türk Demokrat Partisi) dönüşmesini sağlayan kurucu
kurultaya bir saatlik çalışmayla tekrar ara verip, benden sonra yerime kimin
başkan olacağını o gece seçmek için, partinin kurucu başkanı sıfatıyla olağan
üstü merkez meclis toplantısını yaptım. Başkan o gece belli olmalıydı! Çünkü
ikinci vuruşu bekliyordum! Bu ilkinden ağır olabilirdi. Parti içi darbeye kadar
gidilebilirdi! Bu durumu en yakın sandığım dostlarıma dahi söylemedim. Delegeleri
bu sebeple beklettim. Böylece Parti başkanlığı görevi en az süren bir başkan
olarak Ginis rekorlarına girdim!
Olağanüstü Meclis toplantısı, tiyatronun masa çalışmalarının
yapıldığı odada oluyordu. Yeteriyle oturacak sandalyeler olmadığından, meclis
üyelerinin çoğu ayakta durmak zorundaydı. Toplantıda parti başkanı için adaylığımı
koymayacağımı tekrarladım. Çoğunun yüzünde şaşkınlık oluştu. Önceden
bildirdiğim halde, buna inanmadıkları belli oldu. Ben partiye dönüşüm için
oyumu “evet” olarak kullanacağıma söz verdiğimden kullandım. Ama içim rahat
değildi. Bölüneceğimizin hemen geleceğini biliyordum.
Devamda Meclis üyelerinin birinin Makedonya Sosyal Demokrat
Partisi’ne kayıtlı ve karneli üyeliğinden dolayı Genel Başkan adayı
olamayacağını ileri sürüp, her meclis üyesinin adaylığını, kendi kendini teklif
etse dahi, oradan kavgalı çıkmamak için, kabul edeceğimi söyledim. Meclis
toplantısında sadece iki aday ortaya çıktı. Adaylardan biri hakkında daha
sonradan başka biçimde açıklamalar duydum. Adayların kendi kendilerini de aday
olarak belirtebilmelerini kabul edeceğimi andığıma göre, bu söylentiler kabul
edilemez. Seçim yapılmazdan önce, adaylara şu öneriyi verdim: “Genel Başkan ile
Genel Sekreter seçimini bir seferden yapalım. En çok oy alan G. Başkan seçilecek.
İkinci gelen G. Sekreter olacak. Haliyle kavgaları ve bölünmeyi önleriz.” Önerimi
her iki aday kabul etti. Aynen davranacaklarına dair söz verdiler. Seçimler yapıldı.
Sonuç 22’ye karşı13’tü. 2 kişi toplantıya katılmamıştı. Bunlar Patiye dönüşmeye
karşı oy kullananlar arasından iki kişiydi. Nedir ki, önerileni kabul eden iki
adaydan birinin yapılan seçimi kaybetmesi sonucu verdiği sözden cayması aslında
bize bir ayrılışın olacağının ilk işaretiydi.
Ardından parti içi muhalefet giderek sertleşiyordu. Akıl almadık
asılsız iftiralar başladı. Parti başkanlığından görevden alınma denemeleri
oldu. Parti temelden kazınıp yeni bir yön almalıydı kimilerine göre. İstifa
istemi tüzük gereğince, Yönetim Kurulu’ndan geri çevrildi. Üsküp Şubesi
aracılığıyla TDP’de darbe yapmak isteyenler gayelerine ulaşamadılar. Ayrı bir
gruptan gelen vuruşlar, ünlü Ohri Meclisinin düzenlenmesine yol açtı.
Birinci vuruş TDP’yi Makedonya Sosyal Demokratlar Partisi’ne doğru
(SDM) çekmeyi isteyen, Eski Sosyal Demokratlar Birliği’nden (Makedonya Komünistler
Birliği) ‘liberaller’ olarak atılanların yeniden hortlamalarından doğan bu
vuruşa karşı gelinebilmişti. Bu vuruşların
durmayacağını biliyordum. Makedonya Türklerini kimseye alet edip, TDP’yi kendi
istekleri doğrultusunda bir tarafa bağlamak isteyenler çoktu!
Burada anmak zorunda olduğum bir konu vardır. Gene TDP’nin web sitesine
döneyim. Sitede Eski genel Başkanın görevinden istifa ettiği anılıyor. Şimdi sorularımı
sorayım:
Eski Genel Başkan istifaya zorlatan kimdi?
O neden istifa etti?
İstifa ettirenin işbirlikçileri kimlerdi?
Eski genel başkan istifasını geri aldı. Neden geri
alınmadı?
O onursal başkalığını hak eden kimseydi. Neden
yapılmadı?
Fazla soruya gerek yok!
Ben gelişmeye döneyim. Asıl konum Makedon Türklerinin
partileridir!
Çok geçmeden olacağnıı beklediğim ayrılış yaşandı. Üsküp Üniversal
salonunda Türk Hareket Partisi kuruldu. Çok partili sistemin cilveleri bu olsa
gerek! Kabulümdür! O gece kader beni Kırçova'lı bir TDP’liyle karşılaştırdı.
“Sarayova” kebapçısında görüştük. Onu görünce şaşırdım. Üsküpte ne aradığını
sordum. Bana cevabı şuydu: “THP adında yeni bir parti kuruluyormuş.
Kırçova’dan, Makedonya’nın değişik yerlerinden otobüslerle halk Üsküp'e
getiriliyormuş. Bense ticaretle uğraştığımdan Üsküp’e parasız geldim bu otobüs
sayesinde. Yarın İstanbul’a otobüsüm var!” Yeni partinin kuruluşuna gidip gitmeyeceğini
öğrenmek istedim. O zaman bana dedikleri şuydu: “ Yok ya, ne kuruluşu! Şimdi
yiyip otele yatmaya gideceğim. Orada bir saat kadar kaldık. Saat 22.00 gibi ayrıldık.
Ertesi gün, Üsküp’te THP kuruluş toplantısının gayet kalabalık
olduğunu, TDP üyelerinden bazılarının bu kuruluş toplantısında görüldüklerini, Makedonya’nın
değişik yerlerinden katılımcıların, o zaman güncel olan Demokratik Alternatif
(DA) partisinin sağladığı destekle otobüslerle Üsküp’e taşındığını duydum.
Tabii ben sadece duyduklarımı dile getiriyorum.
Durup dururken iki partimiz oldu!
Anmayı unutmayayım. Gostivar’da “Güven” partisi de kuruldu. Ancak
TDP’nin Gostivar’da güçlü oluşu nedeniyle pek uzun sürmeden sönmek zorunda
kaldı. Biz yola iki parti olarak devam ettik bir süre…
Bir ara tartışmalar bir başka yönde gelişiyordu. THP kayıtlı mı,
değil mi? Kimse doğru dürüst cevap veremedi. Ancak son seçimlere tek başına
katılması, kayıtlı bir parti olduğunu gösterdi. Bu konuda dedikodulara son verildi.
TDP’de kaynaşma başladı. Etkilemeler TDP içinden de oldu, dışından
da. İçle dış bir noktada birleşiyordu. TDP’de ne pahasına olursa olsun değişme
yaşanmalıydı. Sonu hayırlı mı olacak, yoksa bizi daha da parçalayacak mı,
hesaba katılmadı. Yeni denklem oluşturuluyordu. Hatta ‘inadım inat’ maksatlı
bir denklem. Bu noktada yanlış değerlendirmeler sonucu, daha açık olup genişletiyorum:
“TARAFLARIN GAYELİ VE HATALI YAKLAŞIMLARI, BAZILARININ DA AYRI HESAPLARI
SONUCU”, TDP doruğunda değişmeye, daha sonra değişmelere yol açtı. Değişmenin
ve değiştirmeye uğrayanlardan bazıları bir araya gelip, “Türk Milli Birlik
Hareketi” partisini kurdular. Bana sorsanız, TDP’nin iç işlerine karışan ve
alet olanların stratejisi hatalıydı. TDB’den TDP’ye dönüşümü isteyenleri hataları
tekrarlanmıştı! İçişlerine karışmanın
bizleri daha da ayıracağı hesaba katılmamıştı. Makedonya Türklerinin çok
partili siyasi anlayışları ve kavgaları arttı. Bunun aksine Makedonya Türkleri
arasında çıkarlar anlayışı zenginleşti, ama topluca siyasi kuvvetleri azaldı…
Şu anda zengin değiliz diyemeyiz kendimize. Üç partimiz var… Kuruluş
sırasıyla TDP, THP VE TMBH… Bir de Güven Parti’si kalsaydı tamamen “Bremen
Mızıkacıları” olunurdu. Ancak onlardan bir farkla: herkes kendi yolundan
gidecekti!
Kimsenin anmadığı bir başka gelişme oldu. Mayıs 2002 yılında
Kurucu Meclisini yaşayan Makedonya Türk Kalkınma Partisi (MTKP – Kuranların
Türkçesiyle: Makedonya Türklerin Kalkınma Partisi) de vardı. Kuruluşunu
Üsküp’te az katılımla yapılan bir partiydi. Başkan Gostivar’lıydı. Kaydını
çarçabuk yaptırabildi. O da ardından olan seçimlerde rengini gösterdi. DUİ
(Demokratik Bütünleşme Birliği) eksenli bir parti olduğu meydana çıktı.
Partinin o yanı acemiliklerinden ötürü ortaya çıktı. Çarçabuk söndü. Kaydı hala
duruyor mu? Bilmem. Adı duyulmaz oldu. Tamamen yok gibi sayabiliriz. GP veya
MTKP hala yaşasaydı, horozun üstünde yumurta vermeyecek durumda olan tavuk
olacaktı herhalde!
Gereken yerlere işaret etmelerime rağmen, dediğim dediktir hissine
kapılanlar, bizim bölüneceğimizi akıllarına dahi getirmeyenlerinin bugün
hataları meydandadır. Gelişmeler, Makedonya’dan olup, bazıları olarak
adlandırdıklarımın kendi hesaplarına baktıklarını, içine girdiğimiz durum
açıkça gösterdi! Onlar arasında anlaşmazlık, ayrılmalar belirdi. Oldu bile!
Bizim Makedonya Cumhuriyetinin genel nüfusuna katılımımız resmi rakamlara
göre 3.38. Bunu rakamlarda yuvarlak hesapla söylersek 80 bindir. Nüfus konusu
ayrı bir durumun aynasıdır. Bu bir değil birkaç bilinmeyenli denklemdir.
Diyelim bu sayı, bir başka yazımda belirttiğim gibi benim yaptığım
hesapla 207 bindir. Bu sayı başka birinin andığı gibi 200 bin olsun. Buna
rağmen bu sayıya 3 parti bölünmüşlükten başka bir şey veremez bize. Bölünmüşlük
kuvvetsiz kalmaktan başka bir anlama gelmezdi. Debre eğitim meselesine
bakılırsa, biz Türkler daha azmış gibisinden bir etki sahibiyiz. Oysa öyle
değildir. O bizim ayrılığımızdan doğan bir gerçektir!
Önce bölündük. Bilmem, Sırp komedi yazarı Branislav Nuşiç’in
“Şüpheli Şahıs” eserinden bir bölümü bilir misiniz? Yaklaşık olarak şunu demek
istiyordu “Eline teraziyi alıp, kefelerden yenlik tarafına küçük parmağın
değdiğinde gelişmemizin nereye doğru gideceğini, ya da tartının ne tarafa
çekeceğini bilirsiniz!” İşte Makedonya Türklerinin dengeler terazisine “x”in
bir parmağının dokunması bizi ne hale soktu! Bunu destekleyen bir kişiden başka
daha kimler vardı. Diyelim o çıkarcılar 4, bilemedik 5 kişiden ibaretti. Onların bütün bu işte hesapları neydi? Orasının
açıklanması bir başka fırsata kalsın.
Bir süre SDSM’nın samimiyetine ben de inandım. Ama onların kim
olduklarını unuttuğumdan olacak, TDP başkanına bunu anlatıp, onu inandırmaya
çalıştım. Seçimlerde hangi partiyle gidilmesinin kararının çıkacağı bir Meclis
toplantısında G. Başkana açıkça destek verdim. Oylamada o yaklaşım kazandı.
SDSM ile ortaklığa gidildi. Ancak Bu ortaklığın hayrı görülmedi. Ardından gelen
mecliste ustaca birinin emriyle uzaklaştırıldığımı biliyorum. Terazinin
kefesine kimin parmağının dokunduğunu da biliyorum! G. Başkan ne kadar yok
dese, haber kaynağım onu gösteriyor. Buna rağmen G. Başkan partimin başkanıdır.
Gelen seçimlerin tartışıldığı başka bir meclis toplantısına Genel Başkanı
yalnız bırakmamak için, SDSM’nin gene desteklenmesini istediğim açık bir mektup
gönderdim. Ortaklık teklifi gene kabul edildi.
SDSM partisinin sinsi oyunlarını sonra gördüğümde ne kadar yanlış
ettiğimi anladım. Aslında Makedonya’da bizim kiminle ortaklığa gidecek olursa,
sonucun iyi olmayacağı görüldü.
Biz Türkler Türkiye Cumhuriyeti ve Makedonya Cumhuriyeti arasında
kabul ettiğimiz köprü olmaya devam ederken, Arnavutların ayaklanması sonucu
durum bizim de lehimize gelişti. Lehimize dememdeki sebep, Arnavutlarla beraber
savaşan 48 Makedonyalı Türk savaşçıdır. Gayret edip onlara sahip çıkacak yerde,
her zamanki gibi susmayı yeğledik!
Ohri anlaşması sonucu doğan yeni Anayasa, bizi destekleyen taraf oldu.
Yasalar o Anayasaya dayanarak değişme yaşadı. Nedir ki, durumumuz az değişme
yaşadı diyebiliriz. Ama en önemli sorunlarla karşılaştığımız eğitim, iş bulma
ve diğer sosyal konularda önemli bir değişme yaşamadı.
Şimdi bir grup genç kendi başına birleşmeye götürmek istiyor. O
gençlerin haksız olduklarını söyleyemem. Onlar Makedonya Türklerinin arasında görmek
istedikleri beraberlikte Makedonya Türklerinin tercümanı oluyorlar. Bu durumda,
Makedonya Türkleri dediğimiz kitlenin büyük çoğunluğu “beni ısırmayan yılan,
bin yıl yaşasın” anlayışıyla “neme lazımcı” olarak davranırsa, o zaman
birleşmek değil de korkarım, birleşelim derken, bu sefer başkalarının
yardımıyla işlenen hatayı kendimiz işlemiş oluruz. Hatta yeni bir partiyi kurmaya
gidebiliriz. Grim Kardeşlerin takatsiz “Bremen Mızıkacıları”ndan farkımız, onların
pencereye çıkamadan orada yıkılmaları, belki de yok olmaları yaşanacaktır.
Toplumumuz bu kadarını taşıyacak durumda değildir!
Yeni parti inşallah kurulmaz. Ben öyle arzuluyorum. Ama
gelişmelerin benim arzuladığımın doğrultusunda olacağına güvence veren bir
belirti var mı?
Birleşelim “gayretlerinde” partilere bölünmemize sebep olan taraflar
birleşmeye götürecek ortak karar almazlarsa, gençlerimizin “birleşelim”
feryatları boşunadır. Sadece yanlış anlaşılmayayım… Gençlerimiz arasında başkan
olabilecek kişi yoktur demiyorum. Zamanı gelip, gerekirse TDP’den en az üç
gencin adını bildirebilirim! Gerçi biz yaşlıların desteği olmadan bir şey
yapmakta bocalanırlar. Ama bocalanmaları şimdiki Genel başkanlardan fazla
olmaz!
Ben bu yazdıklarımla bazı konuları dile getirmek istedim. Birleşme
yolunda karşılaştığımız hastalıkların teşhisine işaret etmeye çalıştım. Siz
beni ne kadar anladınız bilemem. Ancak beni anlamaları gereken taraflar
anlamışlardır.
Şimdi birleşme hususunda en ağır ve en kolay durumları anmaya sıra
geldi.
Şu andaki Parti başkanları ile birleşme kesinlikle olamaz! Boşuna
yorulmayalım.
Bir sefer herkes ben haklıyım derse, asıl suçları dile
getirmezlerse, birbirlerine samimice el uzatıp “gelin birleşelim” demezlerse bu
birleşmeyi biz daha çok bekleriz!
Geçenlerde Üsküp’te “Aleksandar Palas” otelinde bir toplantı
yapılmış. Toplantının düzenleneceği haberini internetten aldım. Sonra gazeteden,
o toplantıya iki Genel başkanın geldiğini anladım. Üçüncüsü, katılmamasıyla
Türklerin meseleleri ve birliği adına ayıp etmiş.
Gostivar’da da bir yuvarlak masa konuşması yapıldı. Oradan davet
aldım. O toplantıya sadece bir genel başkan gelmiş. Oraya iki genel başkan
gelmemiş. Ayıp edenlerin sayısı ikiye çıkmış.
Tekrar ilk toplantıya döneyim.
Elime önce Zaman Makedonya gazetesi değdi. Orada ki resimde SDSM
partisinden katılımcılar arasında Vlado Buçkovski’yi gördüğümde, toplantıda
muhalefet yapacağı ayanlık kazandı. Zaman Makedonya’da yapıcı bir dil
kullanılmış. Ancak satırlar arasında bir başka havayı sezmek mümkündü! Orada
herkes muhalefet gibi davranmıştı.
Yeni Balkan gazetesinde aynı haberi okudum. Toplantı aynı.
Manşetler başka. Haberi okuyayım dedim. Toplantının şova dönüştüğü yazılıydı.
Ama Vlado Buçkovskinin “Türk liderlerinin satılmış oldukları ve kendilerinden
başka kimseyi düşünmedikleri” gibisinden kullaandığı bir cümlenin orada
bulunanlarca cevapsız bırakılması gerçekten beni şaşırttı. Gözlerime
inanamıyordum. Cümlenin gazetecinin hatası olmasını isterdim. Şimdi gazetede o
toplantıya katılan Genel Başkanların yalanlamasını hala bekliyorum.
Sorun Genel başkanlarımızda mı acaba? Orasını bilmem. Ama birleşme
veya bütünleşme konusunda sorunsal mesele: Genel Başkan görevindedir. Onu
biliyorum. O kişi kim olacaktır?
Her üç güncel Genel Başkan, muhtemelen kurulan partinin başında kendini
görmek istemektedir! O partiler, benim partimin çatısında birleşelim asıl
mesele değildir. Mesele en çok kişiseldir. Bu düşünceyle birleşmeye gidilemez.
Hatta olmayacak bir şeyi düşünelim: üç başkandan birini yeni partinin başkanı,
diğer partinin başkanını 1. başkan yardımcısı, üçüncü partinin başkanını Genel
Sekreter yapmaya kalkışsak dahi onlardan hangisi 2. ve 3. görevi kabul edecek?
Orasını bilemem, ama siz belki bilirsiniz?
Buradan çıkan sonuç her üç tarafın gayet samimi olmasını gerektirmektedir…
İki taraf yaptığı hatayı kabul etmeli… Üçüncü taraf da hatasını tanımalı. Her taraf yeni bir stratejiyle ileriye
gidebilecek yeni partiyi ortakça hazırlamalıdır.
Son yerel seçimlerde oy durumu, dağınıklığımızın ve zayıflığımızın
aynasıydı. Merkez Seçim Komisyonundan aldığım resmi rakamlarla durumumuzu gösterdim…
İlk seçimlerden bu yana Makedonya Türkleri toplum olarak, duruma izin verdik!
Sonuçlar bu durumun göstergesidir!
Zira birleşme formülüne gelince, bu istense çok kolay olabilir.
Bunun üç taraftan istendiğini görmüyorum.
İzninizle formülü nokta
nokta önünüze dökeyim:
- Her
partiden 3-er kişilik olmak üzere, olağan birleşme kurultayı konusunda
hazırlıkları yapacak bir ortak kurul oluşturulur. Delege sayısı anlaşmazlık oluşturabilecek
düşüncesiyle son seçimlerin bilinen sonuçları en uygun görülenidir. Oradaki
oran esas alınır. Bir örnekte 100 üzerinden orantı: 3.77: 1.14: 2.81’dir… Bu konuda ortak bir tavrın
alınması şarttır.
- Birleşme anlaşması esaslarına varıldığından, en geç 1 ay içinde ve
aynı günde üç partinin olağan üstü kurultayları aynı günde yapılır,
- Başkanlık bunalımının aşılması için şimdiki üç başkan yapılacak Kurultaylarda
yeni kurulacak partinin onursal başkanları olarak ilan edilirler,
- Her parti birer yeni başkan adayını 3-er iç aday arasından seçer,
- Her üç Kurultay son yerel seçimlerinin sonuçlarını temel alarak ya
da alınan karar üzere, sayılarının önceden tespitiyle yapılacak Birleşme Kurultayının
delegelerini seçer.
- Bundan en çok 2 aylık bir hazırlıkla Birleşme Kurultayına gidilir.
- Yeni kurulan partinin adı “Makedonya Türkleri Partisi” olur,
- Yeni partinin bayrağı kırmızı zeminde geleneksel ay ve yıldızımız
içinde sanatçıların uygun gördükleri bir biçimde MTP kısaltması yazılı durur.
Aynı simge partinin nişanı olur.
- Birleşme Kurultayında parti belgeleri onaylanır.
- Belgeler uyarınca parti yönetim organları seçilir.
- Meselelerin ayrıntılarına kimse karışmamalı.
- Önerilen üç adaydan bir seferden G. başkan, G. başkan yardımcısı
ve G. Sekreter seçimi yapılır. Bu seçimde üç adaydan en çok oy alan Genel
Başkan, daha az oy alan Genel başkan yardımcısı, aldığı oylarla üçüncü gelen
Genel sekreter olarak seçilir.
- Birleşme olur biter.
Hepimiz birbirimizi bu türde anlayabilsek, böyle rahat düşünebilsek,
birleşme kaçmaz! Bu anlayışla birleşmeye yaklaşabilirsek, gençlerimizin
isteklerini yerine getirmiş oluruz. Dahası bir bütünlük olarak ciddi görünen
bir partiye dönüşürüz. Siz ne sanıyorsunuz: içinde bulunduğumuz halle bizi ciddiye
alan hangi taraf olur? Kendi kendimizi aldatmayalım. Bana göre hiçbir taraf!
Tabii bunlar benim âcizane çizdiğim ve birleşmeye götürebilecek bir
yol haritasıdır.
Bununla söylemek ve anlatmak istediğim, aşılan yolda yürüdüğümüz
biçimle artık gidilemeyeceğidir. Makedonya Türkleri yekvücut olmak için
birleşme yolunu seçmezse zaman içinde partilerin teker teker erimelerinden
başka bir beklentimiz olamaz. Olmasın da! Birleşme olmadan şimdiki durumumuz
uzun bir dönemimizi alacaktır. Hatta Allah korusun gelen nüfus sayımlarında
değil, ama ondan sonrakilerinde partice ve milletçe erimemize neden olunacaktır.
Neden olunacaktır derken, bu olumsuz gelişmenin en büyük suçluları, bu gerçekleri
görenler ama elinde hiçbir fırsatı bulunmayanlar ve bu konuyu hatırlatanlar
müstesna, birleşmeyi reddeden taraflar olacaktır. Bunun tarihe geçmesi için
söylüyorum. Kimsenin daha derin düşünmediği denmesin diye yazıyorum. İlgili
taraflar ve özellikle gençler bu sözlerimi hatırlasınlar lütfen!
İşlediğim konuyu okuduğunuzda belki aranızdan bazıları “bu kadar
da yazılır mı” diyecektir… Doğrudur. İnternet ortamında daha kısa yazmak
gerekir. Ancak durumumuz öyle bir çıkmazda bulunuyor ki, bundan daha uzunca bir
incelemeye gerek vardır.
Rahmetli babamın ağzından düşürmediği bir sözü vardı “Men sabere zafire”! (Sabreden zafere kavuşur!).
Rahmetli annemin ağzından eksik etmediği: “la havle ve la kuvvete illa billâh il aliyyul azim” (Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur.)
Bugün birliğimizden bahsederken, ben her ikisini sık sık
tekrarlarım. Evet, güç ve kuvvet Allaha mahsustur! Ben ona inanıyorum. O
kuvvetten, gelmesi gereken yardım, her halde gelecektir. Biz onu hak etmişsek
gelir tabii. Bunun devamında bu birliği isteyen bizlere sabretmek düşmektedir. “Sabrın
sonu selamettir” derler! Ama selameti sadece istemek yetmez. Onun için elbirliğiyle
çalışmamız da gerekmektedir.
Allah bizi yaratırken, en değerli şey olan beyin ve onunla düşünme
gücünü vermiştir. O’nun bize verdiği beynimiz ve aklımızla karar getirme yetisi
bizdedir. Beynimizi çalıştırıp iyi düşünmezsek, Allahtan iyilik bekleyemeyiz.
Ceza gelir mi? Orasını bilmem! Bize, “bulunduğumuz durum bir ceza değil midir”
diye düşünelim. Bundan büyük cezaya gerek var mıdır ki! Ama orası O’nun işidir.
Biz hak edersek, cezaların daha büyüğü kaçınılmazdır!
İzninizle son noktayı vurayım.
Başlığı bir hikâyeye dayattım. Bütün yazdıklarım da o hikâyede
gibisinden birleşmemizin yaşanmasını istemektedir. Bu duruma geldiğimizde
“Bremen mızıkacılarındaki evin içinden sadece hırsızları değil, “kendi
içimizdeki şeytanları” da kovmuş olacağız.
Burada söylenmesinin gereğini duyduğum bir mesele vardır. Bu
yazıyı yazarken siyasetçilerden kimseyi anmadım. Kimseyi anarak kırmak
istemedim. Yazının özgün biçiminde adlar da görülecek! Parti başkanlarından
biri dostumdu. Biri yol arkadaşımdı.
Hala da arkadaşız. Biri kızlarımla oğlumun kimya hocası, kızlarımın
karate hocasıydı. Çocuklarımın eğitiminde katkısı olan biridir. Dördüncü taraf
yakınımdı. İyi anlaşırdık. Bari ben öyle sanıyorum! Ancak Makedonya Türklerinin
gelecekleri söz konusu olduğunda her şeyi bir tarafa koyar, Makedonya
Türklerini baş tarafa getiririm!
Nüfusumuz az, partilerimiz çok… Bundan kötüsü ne olabilir bizim
için!
Halkımızın bu duruma uygun çok iyi bir sözü vardır. Ancak ben kaba
olmamak için o sözü biraz değiştirip kullanacağım.
“Nerde çokluk, orada yokluk!”
Tabii yazımın böyle bitmesini kesinlikle istemem.
En iyisi şöyle son vereyim ve:
“Nerde birlik, orada dirlik!”
Diyeyim!
- Okuduğunuz
yazı, yeni hazırlanan kitabın ikinci bölümünden alınmıştır. Yazdıklarımın ağırlığı bilincinde olarak
bütün sorumlulukla karşınıza çıkıyorum. Bu yazdıklarıma olumlu veya
olumsuz niyetle çıkacak kişiler ancak yazılarıyla kendi kendilerini
zamansız deşifre edeceklerdir.
- Bu
fırsatta yazıdan tarafların ve hatalı gelişmelerde yer alanların adlarını
bilerek çektim. Yazılanlar, genelde, tarihte yaşanan mutsuz bir gelişme olarak
anlatılır sadece.
- Gördüğünüz
gibi yazıda hep Türk Demokratik Partisi (TDP) dedim. Patinin gerçek adı
odur. MTDP adı sonra gelenlerin düşüncesinden kaynaklanan değişmedir.
Bayrakta bizim özgünlüğümüz mevcuttur. “M” harfini eklemek diye bir kanuni
zorunluluk yoktur. O gereksiz bir eklemedir. Mesela Makedoncada bile
VMRO-DPMNE kısaltma denilemeyecek kadar uzundur. Bunun böyle maksat
görmeyenler hakikaten yanılıyorlar.
|