|
Abdülmecit
NUREDİN
Siyasal
düşünce sistemi ilk olarak Yunan düşünce tarihi ile kurumsallaşmaya
başlamıştır. Arap dünyasında Eflatun
olarak bilinen Platon'un,
insan düşüncesi üzerinden kalkmayan bir büyü benzeri etkisini gösteren,toplumun
yönetim şeklindeki görüşleri siyasal düşüncenin kilometre taşını olarak da
kabul edilebilir.
Platon’a göre en iyi yönetim şeklini kendi
belirlediği ideal site kavramına oturtmuş antik Yunan filozofudur. Ona göre insanlar iki sınıfa ait olup; muhafızlar
ve halk olarak tasnif edilmiştir. Kimi zaman da bu
ayırım: Üreticiler sınıfı ve toplumu koruyan, yöneten sınıf olarak lanse
edilmiştir.Bu sınıfları kapalı bir kart düzeni içinde gören Platon,çok nadir
olarak bir sınıftan diğerine geçişi kabul edecektir. Platon, “toplum tekbir insandan daha büyük bir şeydir” derken,
insan ile toplum ve devlet arasında bir paralellik kurmuştur.Devlet içinde de
uyum ve adalet, her sınıfın, her bireyin kendi yerinde kalması ve kendi
görevini yapmasıyla sağlanır.Oligarşi doymak bilmeyen
zenginlik tutkusu sonucu yıkıldıysa, demokrasiyi yıkanda özgürlük olacaktır.
Özgürlüğün paranoyası “siyasi
yönetimler”:
Tirani/Monarşi: tek kişilik yönetim
biçimidir.Lakin, Tirani-zorba yönetim-tek kişinin kötü yönetimi söz konusuyken,monarşi
de tek kişinin en iyi yönetimi anlamını da ifade etmektedir.Tirani anlayışı,
nizamları yok sayarak, toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönetir,yönettim
şiddete dayanmaktadır. Son dönemde şiddetin yerini: modern işkende diye
adlandırılan, ekonomik ve sosyo-psikolojik unsurlarıla baskı yapılarak
uygulamaya konulmuştur.Makedonya gerçeğinden örnek
vermek gerekirse: Ülkedeki siyasi yapılanmanın belirleyici unsurlarının
yanında, Türk yapılanması da bu vebaya kapıldığı gerçeği ile karşı karşıya
kalmaktayız. Bu bağlamda izlenen yöntem: İşten atma, pozisyon ile yandaş edinme
veya kayırma, akraba, dost, hemşeri,yakın çevre gibi “yetersiz yığınlara” pozisyon sağlama gibi “modern Tirani” dönemine de müşahitlik etmekteyiz. Olayın özeti:“ Ver Elindekini Ellere, Sonra da Vur Başını
Yerlere”
Aristokrasi: Azınlığın iyi yönetim biçimidir. İlke olarak erdem’i ön plana
tutmaktadır.
Makedonya gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda bu kritere Türkler’den sayıca
az toplulukların başarı ile biat ettikleri bilinmektedir. “Sayısal
değil, Siyasal üstünlük” sözkonusu.
Demokrasi: Teorik özeti “halkın iktidarı” olarak tanımlanmaktadır. Lakin,
soğuk savaş sonrası dönemde özellikle demokrasiye geçişi yaşan ülkelerde, çoğunluğun kötü yönetimi: özgür, fakat
varlıklı olmayan kimseler çoğunluğu oluşturarak yönetimi ellerine alarak, uyguladıkları
yönetim biçimine demokrasi olduğu
savunuldu. Nitekim, Makedonya gerçeği
dikkate alındığında bu uğurda: İhaleler, yolsuzluklar, kanun değişiklikleri,
tüzük değişiklikleri hatta kimlik değişiklikleri de sırf pozisyonu sağlamak
veya devam ettirmek için yapıldığı bilinmektedir. Literatür deyişiyle “şahsi çıkara ulaşmak için her araç
meşrudur.”Sonuç olarak “Demokratik
bir Ülke”.
Devrim gerçeği: Yönetim
değişikliklerinin temek nedeni her yönetime hakim olan eşitlik ya da eşitsizlik
ilkesinde aşırılığa gidilmesidir. “Daha küçükler eşit olmak, eşitler ise daha
büyük olmak için ayaklanırlar.” Neticesinde asimetrik çekişme, devrime neden
olmaktadır. Demokrasinin geliştiği toplumlarda devrimler “halkın tartısı” ile
gerçekleşmektedir. Makedonya Türklerinde ise: “Abdal ata binince
bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır.”
Sonuç-çözüm-: Ülkenin yirmi yıllık
demokrasiye geçiş süresi zarfında hatrı
sayılır mesafe alınmıştır. Halbuki
Türkler yirmi yıl içinde sadece “ismi var
cismi yok” durumu ile kıvranmaktadır.
Çözüm olarak akla gelen “stoa okulu” nun özeti olan , tüm insanların saygıdeğer
varlıklar, eşit ve özgür kişiler olabilecekleri düşüncesine geçilmesi
zaman kaybedilmeden gerçekleşmesidir. Sizce mümkün mü ?
“Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var”… boşuna mı
demişler?
|